Deyimler İle Hikayeleri sayfamızda günlük hayatta çokca kullandığımız deyimlerin ortaya çıktığı hikayeleri siz değerli misafirlerimiz için bir araya getirdik.

1- Saçını süpürge etmek ( Kadının birileri için özverili çalışması )

  • Eski yıllarda kadınlarda topuğa kadar uzatılan saç en güzel saç olarak kabul edilirmiş. Kadın ev temizliği yaparken yeri süpürmek için eğilince saçları süpürge gibi yere değermiş.

2- Ateş pahası ( Ederinden çok fazla pahalı olan )

  • Kanunu Sultan Süleyman maiyetiyle birgün Halkalı civarında ava çıkar. Şiddetli yağmura yakalanan padişah ve maiyeti karşılarına çıkan ilk eve sığınmak zorunda kalır. Ev sahibi misafirleri için ateş yakar ve padişah ateşin karşısında elbiselerini kurutup ısınırken yanındakilere “bu ateş bin altın eder” der ve geceyi orda geçirirler. Sultanı tanımasada zengin şahıslar olduğunu düşünen ev sahibi sabah ona borcunu soran sultana “binbir altın” cevabını verir. Bu cevaba oldukça şaşıran sultanı gören ev sahibi devam eder. “ateşe bin altın değerini siz biçtiniz,gecelik konaklamada bir altın” diye ekler. “Ateş pahası” deyimi bu olaydan sonra yaygın şekilde kullanılmaktadır.

3- Ateş almaya mı geldin ? (Misafirlikte erken kalkana edilen sitem )

  • Kibritin olmadığı eski dönemlerde evde ateş sönünce kürekle beraber komşuya gidilir ve bir parça ateş alınırmış. Ateş sönmesin diyede fazla sohbet edilmez içeriye girilmez ve
    ateş alındıktan hemen sonra evden ayrılınırmış. Kısa misafirliklerde söylenen bu deyim burdan gelmektedir.

4- Dingonun ahırı ( Her önüne gelenin girip çıktığı yer )

  • Eski yıllarda İstanbul da ulaşım için kullanılan atlı tramvayların normalde iki atla çekilen tramvayların Şişhane yokuşunu çıkabilmesi için fazladan atlar takviye edilirdi.
    Azapkapı da tramvaya takviye edilen atlar Taksim de Dingo isimli bir Rum tarafından işletilen ahırda dinlendirilirdi. Gün içerisinde atların sürekli girip çıktığı ahırın
    durumu dolayısıyla girenin çıkanın belli olmadığı yada her önüne gelenin girip çıkabildiği yerler için bu deyim kullanılmaya başlanmıştır.

5- Meteliğe kurşun atmak ( Hiç parası olmamak )

  • Eskiden usta nişancılar maharetlerini göstermek adına o zamanki adı metelik olan bozuk paraları hedef yapar ateş talimi ederek hünerlerini gösterirlermiş. Köylü olan bir genç şehre gidip okuyarak mal mülk sahibi bir paşa olmuş ve köyüne döndüğünde evinin avlusunda gümüş parayı hedef yaparak ateş talimi etmiş. O sırada konağına gelen akrabaları “Biz köyde meteliğe kurşun atarken,paşa hazretleri gümüş mecidiyeye nişan atıyor” demişler. Deyimin ortaya çıktığı hikaye bu.

6- Etekleri zil çalmak ( Büyük sevinç yaşamak )

  • Bir zamanlar anadoluda herkesin sevip hürmet ettiği güler yüzlü tatlı dilli bir şeyh yaşarmış. Şeyh yürürken yerdeki karıncaları ezmemek onların korkması ve kaçması için papuçlarının sivri ucunda ve cüppesinin eteklerinde yüzlerce çıngırağı barındırırmış. Şeyhin gelişi bu çıngırakların çıkarttığı sesten anlaşılırmış. Bir gün güvenlik güçleri, çok tehlikeli bir hırsız çetesinin saklandığı yerden çıkmasını beklerken, çıngıraklı şeyh oradan geçiyormuş.
    Azılı hırsızlar çıngırak sesini duyunca ortaya çıkmış ve kaçmaya çalışırken yakalanmış.
    Azılı bir çetenin yakalanmasına sebep olan çıngıraklı şeyhi halk sevincinden kucaklayıp havaya kaldırırken, şeyhin eteklerindeki çıngıraklar,  daha fazla ses çıkarmış, adeta zil çalmış. Halk da bu çıkan sesten çok mutlu olmuş. Bu olaydan sonra o yerin ahalisi, bir şeye çok sevinip mutlu olanları görünce, “Ne o eteklerin zil çalıyor.” demeye başlamış.

7- Ocağına incir dikmek ( Yuva bozmak, mutlu ve huzur içinde yaşamasına mani olma )

  • Yaptığı zulümlerle tanınan bir devlet adamı, konağının bahçesini düzenletiyormuş. Kocaman bir incir ağacını görüntüyü bozuyor diye kestirmek istemiş. Bahçede bulunan İncili Çavuş, bunu duyunca devlet adamına şöyle seslenmiş:
  • + İncir ağacı yerinde dursun, kestirmeyiniz.
  • –  Niçin?
  • + Nasıl olsa bir gün birinin ocağına dikersiniz, cevabını vermiş.

8- Hapı yutmak ( Çok kötü duruma düşmek )

  • Sultan Murad’ın kave, müskirat (sarhoş edici maddeler ) ve mükeyyifatı (keyif verici maddeler) yasakladığı bir dönemde saray casuslarından biri Sultan Murad’a hekimbaşı Emir Çelebi’nin yasakları çiğnediğini ve afyon kullandığını ihbar eder.Sultan Murad hiç belli etmeden birgün Emir Çelebi’yi satranç oynamaya davet eder. Oyunun ortasında Sultan Murad Çelebi’ye Çelebi kuşağını çöz, içinde ne varsa boşalt, der. Çelebi başına gelecekleri anlar. Kuşağında ne var ne yok hepsini ortaya döker. Padişah, mercimek büyüklüğündeki afyon haplarını görünce:
  • Çelebi bunlar ne?
  • Etkisiz afyon hapları.
  • Bunlarla ne yapıyorsun?
  • Bunları hastalara veriyorum.
  • Peki hastalara zararı dokunuyor mu?
  • Hayır, Padişahım.
  • Madem öyle, bunları birer birer yutmaya başla bakalım.                                        Çelebi çaresiz, hiçbir şey söylemeden afyon haplarını birer birer yutmaya başlar. Üzerine de bir bardak şerbet içer. Sonra da kendinden geçer.

9- Keçileri kaçırmak ( Aklını kaybetmek )

  • Dağda keçilerini otlatan bir çoban, öğle sıcağında, bir ağacın altında uyuyakalmış. Uyandığında keçilerin otladığı yerde olmadığını fark eden çoban aramış taramış keçileri bir türlü bulamamış. Kendi kendine, “Şimdi keçilerin sahibine ne söyleyeceğim? Ağa beni döve döve öldürür, koca sürü nereye kaybolur?” demiş. Çoban sağa sola koştururken “Çobanlık görevimi yapamadım keçileri kaçırdım.” diye yakınırmış. Önüne gelene, “Keçileri kaçırdım şimdi ben ne yapacağım?” diye sormaya ve anlamlı anlamsız konuşmaya başlamış. Köylüler de merak edip keçileri aramaya başlamışlar. Bu arada suları içip serinleyen keçiler mağaradan çıkmış çobanın bıraktığı yerde otlamaya başlamışlar. Köylüler sürüyü yerinde bulunca şaşırmış ve keçileri tek tek saymışlar. Ortada bir durumun olmadığını gören köylüler çobanın aklını oynattığına hükmetmişler.

10- Lafla peynir gemisi yürümez ( Konuşarak iş yapılmaz )

  • Bir zamanlar İstanbul da cimri ve çıkarcı bir peynir tüccarı varmış. Bu tüccar İzmir de peynir fiyatları yükseldiği vakit İstanbul da elinde bulunan tüm peynirleri gemi ile birlikte İzmir’e taşırmış. Lakin nakliye parasını daha sonra vermek için yalan üstüne yalan söylermiş. Birkaç ay bu şekilde kaptanları kandıran tüccar yine birgün malı gemiye yüklemiş. Para isteyen kaptana yine başlamış “peynirler sağsalim ulaşsın hele paranı fazlasıyla veririm” demeye. Kaptan daha fazla dayanamamış ve vermiş cevabını. “Efendi efendi lafla peynir gemisi yürümez kömür lazım yağ lazım” demiş. Bu sözlerin üzerine parayı ödeyen tüccar saatlerce “Lafla peynir gemisi yürümez ha” diyerek sayıklamış.

11- Atı alan üsküdarı geçti ( İş işten geçti – fırsat kaçtı )

  • Bolu Bey’ine başkaldıran çoğunlukla ünlü halk şairi ile karıştırılan eşkıya Köroğlu bir gün atını çaldırmış. Köroğlu değerli ve akıllı bir hayvan olan atını aramak için diyar diyar dolaştıktan sonra İstanbul’da satılık hayvanlar arasında kendi atını bulmuş. Onu tanımayan satıcıya müşteri gibi görünmüş. Önce şöyle bir binip deneyeceğini sonra satın alacağını söyleyerek ata atlamış hayvan da sahibini tanıdığından atı mahmuzlamasıyla şimşek gibi fırlayıp kaybolmuş. Kıyıya varınca da sala fazla para verip Üsküdar’a çektirmiş. Öfkesinden küplere binip izlemeye yeltenen at cambazına kalabalıktan biri seslenmiş “Beyhude çabalama atı alan Üsküdar’ı geçti. O adam Köroğlu’nun kendisi idi.”

12- Üsküdar da sabah oldu ( İşe geç kalmak – Fırsatları kaçırmak )

  • Üsküdar’da yakın planda iki Selâtin (Sultanların) Camii bulunur. İlki Üsküdar iskele meydanındaki Yeni Valide Camii diğeri ise Mihrimah Sultan Camii’dir. Bu camilerin güzel, gür ve yanık sesli müezzinleri sabah ezanlarını karşı sahildeki müezzinlerden daha önce okurlarmış. Gayeleri Yıldız Sarayı’ndaki padişaha sabahın sakin vaktinde seslerini duyurup padişahın dikkatini çekmek, ihsan koparmak, sonunda saray müezzinliğine tayinlerini sağlamakmış. Üsküdar’da sabah ezanları okunurken Beşiktaş’taki halk ve esnaf uyanır, diğerlerini de uyandırırmış. Uykuya dayanamayan ve uykudan bir türlü uyanamayan insanlara da: “Hayır vakti tamamdır, duymuyor musun? Dinle, bak, Üsküdar’da sabah oldu, derlermiş”

13- Dananın kuyruğu kopmak (Beklenen yada korkulan olayın gerçekleşmesi)

  • Geçmişte düzenbaz ve yalancı bir adam varmış. Tüccar ve esnafa borç vermediği hâlde vermiş gibi gözükür, onların aleyhine dava açar, şahitler ve kadıya rüşvet vererek davayı kazanır, haksız kazanç elde edermiş.
  • Bu sahtekâr adam bir gün kasabanın sözü geçen bir adamı hakkında dava açmış, kadıya da rüşvet olarak bir dana göndermiş. Davalı tüccar bunu öğrenince, daha büyük bir danayı kadıya teslim etmiş. İşin tadının kaçtığını anlayan kadı, her iki danayı getirtip mahkemenin avlusuna bağlatmış. Kadı makamına kurulup herkesin önünde şunları söylemiş:
  • Bu davayı görmek için uzun zaman vicdanımla savaştım. Ben adalet için çalışırım. Gelin görün ki, iki taraf da evime birer dana göndermiş. Şimdi kimin haklı kimin haksız olduğunu danalara bakıp anlayalım.
  • Avludaki danalar, kuyruklarından birbirine bağlanır ve kuyruk altlarına neft sürülerek hayvanlara birer diken batırılır. Hayvanlar böğürerek birbirini aksi yönde çekerler. Bu arada kadı bağırarak, “Kimin danasının kuyruğu koparsa, o taraf haksız çıkacak ve adalet yerini bulacaktır.” der.
  • Kısa bir çekişmeden sonra sahtekârın getirdiği dananın kuyruğu kopar ve hayvan can acısıyla sokağa fırlar.

14- Eşşek sudan gelinceye kadar dövmek ( Adam akıllı dövmek )

  • Balkan Harbi sıralarında cephedeki bir askeri birlikte su ihtiyacını her bölüğün saka neferleri temin ederdi. O zamanlar mekkare katırlarından başka adına karanfil kolu denilen merkepli nakliye kolları da vardı. Her bölüğe de bir merkep tahsis edilmiş. Saka neferleri bu eşeklere yükledikleri fıçılarla ordugaha yarım saat uzaklıktaki bir pınardan su taşırlarmış. Bölüklerden birisinin saka neferi çok saf ve tembel imiş. Bir gün pınar başında yatmış, uyumuş. Eşek de çimenler üzerinde otlarken uzaklara gitmiş. Uyandığı zaman akşam olmak üzere imiş. Merkebi aramış bulamamış. Koşarak bölüğe gelmiş. Susuzluktan kıvranan bölüğün çavuş ve onbaşıları sakayı yakaladıkları gibi bölük kumandanı alaylı yüzbaşının karşısına çıkarmışlar. Çok sert ve aksi bir adam olan yüzbaşı saka neferini sorguya çekmiş. Neticede uyuduğunu ve eşeğini kaçırdığını öğrenince hemen etrafa atlılar çıkarıp eşeği aratmaya göndermiş. Sakayı da çadırın direğine bağlayıp başlamış dayak atmaya. Can acısı ile avaz avaz bağıran saka: “Aman yüzbaşım ölüyorum bir daha uyumayacağım. Artık dövme!” diye yalvardıkça yüzbaşı: “Acele etme daha eşek bulunamadı. Eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyeceksin ki bir daha eşeğine sahip olup, muharebe yerinde, vazife başında uyumayacaksın” demiş.

15- Eli kulağında (Nerede ise olacak – Olması çok yakın)

  • İslamiyet’in ilk yıllarında ezan okunurken Mekkeli müşrikler (inanmayanlar) alay ettikleri ve okuyanı şaşırttıkları için ilk müezzin Bilal Habeşi elleri ile kulaklarını tıkayarak okurdu. Birisi yanındakine, ‘Ezan okundu mu?’ diye sorduğu zaman eğer ezan çok yakın ise diğeri şöyle cevap verir: ’Hayır okunmadı ama, eli kulağında’ Olması çok yakın işler için eli kulağında gibi sözlerin kullanılması buradan kalmıştır.

16- Eline su dökemez ( İki kişiyi karşılaştırırken birisinin diğerinden daha önemsiz, değersiz, yeteneksiz olduğu)

  • Eskiden namaz abdesti alınırken abdest alan kişi bir usta ise çırakları, kalfaları Medrese hocası ise mollaları öğretmen ise öğrencileri eline ibrikle su dökerek abdest almasına yardımcı olurlardı.Böyle önemli bir kişinin eline yolu yordamınca ibrikten su dökmek için
    o kişiye biraz yakın olmak onun yanında iyi kötü bir yer almış bulunmak gerekirdi. Yoksa her önüne gelenin yapacağı iş değildi. İşte bu nedenle iki değerli kişi ölçülürken bilgisi, yeteneği, zekası daha az olan için, bu deyim kullanılır.

17- Papucu dama atılmak (Gözden düşmek, itibar kaybetmek)

  • Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz ama kusurlu çıktı ! Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor eğer şikayet eden gerçekten haklıysa o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.

18- İpsiz sapsız ( İşsiz, başı boş, aylak gezen )

  • Şimdi olduğu gibi eskiden de Anadolu’dan İstanbul’a çalışmak üzere adamlar gelir bunların çoğu da herhangi bir mesleğe sahip olmadıklarından ya hamallıkla yahut kazma kürekle çalışarak işe başlarlarmış. Bunların içinden öyleleri olurmuş ki hamallık yapmak için de ne bir kazma nede kürekleri bulunurmuş. Bir ip veya tutacak bir sap sahibi olmayan bu kişiler için söylenen ipsiz sapsız deyimi de işe yaramayan adamlar hakkında tahkir anlamında kullanılmıştır.

19- Dağdan gelip bağdakini kovmak ( Sonradan gelen birinin geçmişten beri orda olanın yerini alması )

  • Köylünün biri kendine ekecek bir saha açmak için dağdaki çalıları söküp temizliyormuş. Ayrık otu gibi çabuk üreyip etrafı kaplayan otları da söküp söküp atmış. Bu ayrık otlarından biri arazinin eğiminden dolayı çok bakımlı bir bağın içine düşmüş. Bağ sahibi de bunu önemsememiş. Fakat bir de bakmış ki bağının her tarafının ayrık otlarıyla dolmuş. Bir sürü işçi tutarak bağını bu ayrık otlarından temizlemiş iyice masrafa girmiş. Toprağın derinliklerine salkım saçak kök salan bu ayrık otlarını temizletirken kendi kendine şöyle mırıldanmış “Dağdan geldiniz, bağdaki asmalarımı kovmaya kalktınız. Öyle yağma yok!”

20- Mürekkep yalamak (Az çok öğrenim görmüş, okuyup yazmış belli bir kültüre sahip kimse)

  • Mürekkep bezir isinden hazırlandığı için suda kolay çözülmektedir. Eski dönemlerde hattatlar imla, nokta gibi ufak yazımlara mürekkep israf etmemek için diviti tekrar
    mürekkebe batırmak yerine dilleriyle ıslatarak mürekkebin çözülmesini sağlar ve tasarruf ederlermiş. Tabi olarak bu durumda dilleri mürekkep olur haliyle mürekkep yalamış olurlardı. Eski zamanlarda bir insanın yaladığı mürekkep miktarınca ilminin genişlediği varsayılarak toplum içerisinde saygı görürlermiş.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.